ORTAK BİR AKIL GELİŞTİRMEK
Tarih boyunca iktidarlar ile hakikatler arasında sürekli gerilimli bir ilişki olmuştur.
Güç sahipleri, kendi düzenlerini korumak için eleştirileri tehdit olarak görmüş, eleştiri ise kendini savunmak zorunda kalmıştır.
Bu durum, ne sadece bugüne ne de sadece bize aittir.
Orta Çağ ve öncesi Avrupa’sında kilise, sadece dini değil, aynı zamanda düşünce hayatını da şekillendiren güçlü bir otorite hâline gelmiştir.
Birçok bilim insanının yargılanması, hakikatin her zaman kolay dile getirilemediğini gösteren çarpıcı örneklerdir.
Bilimsel bir görüş, düzeni tehdit ettiği düşünüldüğünde mahkeme salonlarında tartılmış, ağır cezalara çarptırılmıştır.
Hakikat ile güç sürekli çatışmıştır.
Benzer tabloları Doğu dünyasında da görmek mümkündür.
Emevîler ve sonrası dönemlerde hilafet, yalnızca dini değil, aynı zamanda siyasi bir güç olarak yeniden şekillenmiştir.
Bu durum, din ile devlet arasındaki mesafenin daralmasına yol açmış, din zaman zaman iktidarların diliyle konuşur hâle gelmiştir.
Fakat tarih sadece bu çizgiden ibaret değildir. Aynı dönemlerde güce mesafe koymayı tercih eden âlimler de vardır.
Bunların başında Ebu Hanife ve diğer mezhep imamları gelir.
Hakikat için ağır bedeller ödemişlerdir.
Devlet görevini kabul etmemeleri, onların ilmi ve vicdani bağımsızlığa verdikleri önemin açık bir göstergesidir.
Bu duruş, sadece kendi dönemleri için değil, sonraki nesiller için de önemli bir ölçü olmuştur.
Yakın tarih içinde; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile sözde din adına fikir üreten yapılar arasındaki mücadelelerde birçok insan mağdur olmuştur.
Özellikle 1945 sonrası dönemde, kendilerini Atatürkçü ve Kemalist olarak tanımlayan bazı çevrelerin uygulamaları, toplumda derin izler bırakmış ve hakikat zaman zaman gölgede kalmıştır.
Geçen yüz yıl içinde ise başta Mustafa Kemal Atatürk ve Bediüzzaman Said Nursî olmak üzere, kendi alanlarında otorite olmuş önemli şahsiyetler; düşüncenin siyasi gücün aracı hâline gelmesine karşı mesafeli bir duruş sergilemişlerdir.
Bu tavır; zaman zaman baskıyla karşılaşsa da, fikrin bağımsızlığına dair güçlü bir hatırlatmadır.
Öte yandan Selçuklu ve Osmanlı gibi büyük devletler, dini yalnızca bireysel bir inanç alanı olarak değil, aynı zamanda toplumsal düzeni sağlayan bir unsur olarak da değerlendirmiştir.
Bu yaklaşım bir yandan istikrar üretmiş, diğer yandan eleştirel alanı zaman zaman daraltmıştır.
Bütün bu örnekler bir gerçeğe işaret eder:
Din ile iktidar arasındaki ilişki, toplumların kaderini doğrudan etkiler.
Din, ahlaki bir rehber olarak kaldığında insanı yükseltir, vicdanı diri tutar.
Ama bir otorite aracına dönüştüğünde, eleştiriye karşı tahammülsüz olur.
Bu noktada asıl mesele, geçmişi yargılamak değil; ondan ders çıkarmaktır.
Ne her otoriteyi mutlak doğru kabul etmek gerekir, ne de her eleştiriyi yıkıcı bir tehdit olarak görmek.
Çünkü düşüncenin olmadığı yerde itaat vardır, ama hakikat yoktur.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, ne tamamen geçmişe dönmek ne de onu bütünüyle reddetmektir.
Asıl ihtiyaç; geçmişin tecrübelerini anlayarak bugüne dair daha sağlıklı bir zemin kurmaktır.
Şunu unutmamak gerekir;
Gül, güzelliğini dikenle birlikte taşır.
Ama diken, gülü koruduğu sürece anlamlıdır.
Bu yüzden mesele, dikeni tamamen yok etmek değil, onu yerinde tutmayı bilmektir.
Bugün yapılması gereken, geçmişin tüm yükünü reddetmek ya da bütünüyle kutsamak değil; onu anlamaya çalışmaktır.
Din, bir güç aracı hâline geldiğinde daralır;
ahlaki bir rehber olarak okunduğunda ise genişler.
Bu yüzden asıl ihtiyaç; ne tamamen geçmişe dönmek ne de onu terk etmektir.
Yapılması gereken; dikenin acısını unutturup, gülü koklatacak, geçmişle konuşan ortak bir akıl geliştirmektir.
ESEN KALINIZ


