BİLİM, GÜÇ VE AHLAK
Yaklaşık kırk yıldır zihnimi meşgul eden bir düşünceyi, tarihsel sorumluluk bilinciyle kayıt altına alma ihtiyacı duyuyorum.
Çeşitli analizler ve tarihsel veriler ışığında vardığım kanaat şudur;
Bilim ile güç arasındaki ilişki, insanlık tarihi boyunca yapısal ve kaçınılmaz bir nitelik taşımıştır.
Bilgi üretimi ile bilginin uygulanması aynı süreç değildir. Teorik bilginin toplumsal, siyasal ve askerî güce dönüşmesi, çoğu zaman sermaye birikimi, devlet organizasyonu ve stratejik yönlendirme sayesinde mümkün olmuştur.
Sanayi Devrimi sonrasında İngiltere, bilimsel üretimi endüstriyel kapasiteye entegre ederek küresel güç dengelerini değiştirmiştir. Ancak bu entegrasyon sömürgecilikle birleştiğinde, bilginin evrensel eşitleyici niteliği zayıflamış; bilgi, tahakküm aracına dönüşmüştür.
20. yüzyılda Avrupa merkezli bilimsel ilerleme, iki dünya savaşında kitlesel yıkımın hizmetine sunulmuştur. Bu süreçte insan aklı, insan hayatına karşı konumlandırılmıştır.
Hiroşima ve Nagazaki örnekleri, bilimin ahlaki denetimden kopması hâlinde ulaşabileceği yıkıcı boyutu göstermesi bakımından tarihsel bir kırılma noktasıdır.
Amerika Birleşik Devletleri ise son yüzyılda bilimsel kapasiteyi küresel hâkimiyet stratejisinin merkezine yerleştirmiştir. Nükleer teknolojiyle başlayan süreç; uzay çalışmaları, iletişim ağları, internet ve günümüzde yapay zekâ uygulamalarıyla devam etmektedir.
Bu gelişmeler görünürde insanlık yararına sunulmakla birlikte; askerî üstünlük, ekonomik bağımlılık ve kültürel yönlendirme üretme kapasitesini de beraberinde taşımaktadır.
Bu noktada temel soru şudur;
Bilim kimin hizmetindedir ve insanlık bu ilişkinin neresindedir?
Küresel düzende görülen tablo şunu göstermektedir:
Bilimsel üretim büyük ölçüde gücü elinde bulunduran aktörlerin stratejik öncelikleri doğrultusundadır.
Geniş insan kitleleri ise çoğu zaman karar süreçlerinin öznesi değil, sonuçların muhatabı konumundadır.
Burada sorumluluk doğrudan bilim insanına atfedilemez. Asıl belirleyici olan, bilimi finanse eden, yönlendiren ve stratejik çerçevesini çizen güç merkezleridir.
Ahlaki ilkelerden bağımsızlaşan bilimsel ilerleme, teknik olarak gelişirken siyasal tahakküm üretme riskini artırır.
Bilgi ile gücün birleşimi, demokratik ve ahlaki denetim mekanizmalarına tabi olmadığı takdirde, insanlık aleyhine sonuçlar doğurabilir.
Bu durum yalnızca Batı dünyasına özgü değildir. Son yüzyılda İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Rusya, İran ve İsrail gibi aktörlerin politika ve uygulamaları, bilim–güç ilişkisinin farklı tezahürlerini ortaya koymaktadır.
Özellikle Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gerilimler, teknolojik kapasitenin jeopolitik rekabetle nasıl iç içe geçtiğini açık biçimde göstermektedir.
Türkiye açısından meseleye bakıldığında öncelik açıktır:
Devlet aklına dayalı, dengeli ve rasyonel bir dış politika,
duygusal reflekslerden arındırılmış bir stratejik yaklaşım,
86 milyon vatandaşın huzurunu önceleyen bir siyasal bilinç zorunludur.
Sonuç olarak;
Bu metin duygusal bir tepki değil, uzun yıllara dayanan gözlem ve tecrübelerin süzülmüş ifadesidir.
Bilim, güçle temas ettiğinde ahlakla dengelenmediği sürece, ilerleme ile tahakküm arasındaki çizgi giderek silikleşmektedir.
ESEN KALINIZ


