TARİHİ İSTİSMAR EDEN TAŞERONLAR
Son yıllarda kendini “Tarihçi” olarak tanıtan bazı isimlerin ekranlarda ve dijital mecralarda yaptığı, tarihi gerçeği anlatmak değil; tarihin bilinçli bir biçimde istismarı ve Cumhuriyete ve Anadolu’daki varlığına karşı olan zihniyetlere, içerde ve dışarda tarihi, yumuşak ama zehirli bir dille anlatarak taşeronluk yapmaktır.
Bu söylemler ve anlatılar, geçmişi anlamaya değil, bugünü çıkarları için yeniden biçimlendirmeye yöneliktir. Osmanlı’yı sorgulanamaz, hatasız ve kutsal yapı gibi sunup Cumhuriyet’i bir “Kopuş” ya da “Yanlış yol” olarak göstermek, tarihçilik iddiası taşımaz.
Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti her ikisi de Türk Milletinin tarihidir; birbirine asla düşman değil ve olamazlar. Osmanlıyı ve Cumhuriyet’i olumlu ya da olumsuz öne çıkarmak, sevgiden değil tamamen emperyal taşeronluk yapmaktır.
Daha vahimi, Şeyh Sait, Seyit Rıza ve Menemen vb. faillerinin “Mağdur”, “Kahraman” ya da “Direnişçi” gibi gösterilip suçlanma ya da aklanma çalışmaları masum bir anlatım değildir. Bunlar, devletin birliğini hedef alan, halkı bölmeye yönelik ve Cumhuriyet’in kuruluş iradesine yönelmiş doğrudan saldırılardır.
Dürüstçe söylemek gerekirse; Türkiye’de laiklik, özellikle 2000’li yıllar öncesinde zaman zaman hukuk, ordu, devlet bürokrasisi ve üniversiteler eliyle yanlış uygulanmış; bir özgürlük güvencesi olmaktan çıkıp baskı aracına dönüşmüştür. İnanç alanına hoyratça müdahaleler ve başörtüsü yasağı gibi uygulamalar, laikliğin ruhuna aykırıdır. Bu hatalar, toplumun geniş kesiminde laikliğin dine karşı olduğu algısını beslemiştir.
Aynı şekilde kendini “Sol”, “Çağdaş” ve “İlerici” olarak tanımlayan bazı çevrelerin laikliği halktan kopuk, üstenci ve dışlayıcı bir dilin aracı hâline getirmesi de Cumhuriyet’e zarar veren emperyal girişimlerdir. Halkın inancını küçümseyen bu yaklaşım, Cumhuriyet’i korumamış; aksine Cumhuriyet düşmanlarına bilerek alan açmıştır.
Ne var ki bütün bu yanlışlıkları yapan laik devletin kendisi asla olmamıştır. Laiklik; dinin baskılanması değil, inancın devlet gücünden korunmasıdır. Devletin din karşısında tarafsız olması, kimsenin inancından dolayı ayrıcalık ya da dezavantaj yaşamaması gerekir.
İslam, ilmi emreden, aklı esas alan, adaleti merkeze koyan bir inanç sistemidir. Türk tarihi; devlet kurma geleneği, hukuk anlayışı ve kurumsal hafızasıyla güçlüdür. Tarihimizin hiçbir dönemi ve inancımız, cehalete, isyana, bölücülüğe ya da kör itaate dayanak oluşturmaz. Kutsal Kitabımız Kur’an, elliye yakın ayette aklı işaret etmektedir.
Bugün tarihimiz ve dinimiz istismar edilerek Cumhuriyet’in hedef alınması, geçmişte yapılan yanlışların samimi bir eleştirisi değil; halkı ayrıştırarak birbirinden rövanş aldırma girişimidir. Laiklikle yüzleşmek yerine laikliği tasfiye etmeyi hedefleyen bu anlayış, yeni bir baskı düzeninin kapısını aralamaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu halkının lütufla değil; akılla, emekle ve bedelle kurduğu bir devlettir. Atatürk bir parantez değil, çağdaş Cumhuriyetin temel taşıdır.
Şunu çok iyi idrak etmeliyiz: Tarihi ve dini istismar ederek Cumhuriyet’le hesaplaşmaya çalışanlar, milletimizi geçmişiyle ve inancıyla kavga ettirmek isteyen emperyal taşeronlardır.
Gül dikensiz olmaz. Unutmayalım; her ne kadar hatalarımız olsa bile tarihimiz bir propaganda aracı olmamalıdır. Tarih usanmadan kayıt tutar, ayrımı yapar ve günü geldiğinde maskeler bir bir düşer.
ESEN KALINIZ


