GÜCÜN KARANLIKLA SINAVI
Son yıllarda uluslararası siyasette en fazla tartışılan başlıklardan biri, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu politikalarının hangi ölçüde kurumsal devlet aklıyla, hangi ölçüde kişisel ve siyasal baskılarla belirlendiğidir.
Donald Trump dönemi bu tartışmayı daha da görünür hâle getirmiştir.
Trump’ın İsrail ile kurduğu ilişki, önceki Amerikan yönetimlerinden farklı olarak neredeyse koşulsuz bir siyasal uyum görüntüsü vermiştir.
Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, Golan Tepeleri konusunda alınan tek taraflı kararlar ve Filistin meselesinde uluslararası hukukla mesafeli tutumlar bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Bu adımlar, Amerika Birleşik Devletleri’nin uzun vadeli bölgesel denge politikalarından çok, iç siyaset dengeleri ve lobisel baskılarla açıklanabilir niteliktedir.
Bu noktada sıkça yapılan yanlış okuma, Amerikan dış politikasının tamamen “Kontrol edilen” ya da “Şantaj altında” bir yapı gibi sunulmasıdır.
Böyle bir yaklaşım, karmaşık güç ilişkilerini basitleştirme hatasına düşer.
Ancak şu da bir gerçektir ki, Trump döneminde kurumsal denge mekanizmalarının zayıfladığı ve dış politikanın büyük ölçüde kişisel kararlarla şekillendiği açıkça görülmüştür.
İran meselesi bu kişisel karar yapısının en belirgin örneğidir.
Nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilme, “Azami baskı” politikası ve aynı anda yürütülen çelişkili müzakere söylemleri, tutarlı bir stratejiden ziyade iç politikaya dönük mesajlar üretmiştir.
Bu durum, İsrail’in güvenlik algısıyla örtüşmüş; ancak ABD’nin bölgesel istikrar hedeflerine katkı sunmamıştır.
Trump’ın zaman zaman İran’la masaya oturma isteği dile getirmesi, fakat her seferinde bu sürecin sert açıklamalarla sabote edilmesi, stratejik kararsızlığın göstergesidir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus; İran karşıtlığı, Trump yönetiminde bir dış politika hedefi olmaktan ziyade, bir siyasal araç olarak kullanılmıştır.
Jeffrey Epstein dosyasının bu çerçevede değerlendirilmesi ise ayrı bir dikkat gerektirir.
Kamuoyunun algıladığı gibi bu dosyayı, doğrudan devletler arası ilişkilere bağlamak akademik olarak doğru değildir.
Epstein vakası, öncelikle küresel elit çevrelerin ahlaki ve hukuki denetimden nasıl kaçabildiğini gösteren bir örnektir.
Ancak bu durum, her siyasal aktörün doğrudan bu ağın parçası olduğu anlamına gelmez.
Yine de dosya sürecinde ortaya çıkan sessizlik, özellikle medya, siyaset ve sermaye ilişkileri açısından ciddi soru işaretleri doğurmuştur.
Demokratik sistemlerde asıl sorun, suç iddialarının varlığı değil; bu iddiaların şeffaf biçimde soruşturulamamasıdır.
Trump’ın, Epstein dosyasıyla ilgili sorular karşısında sergilediği sert ve kaçamak tutum, hukuki bir suçluluk göstergesi olmaktan çok, siyasal kırılganlık işareti olarak okunmalıdır.
İsrail, İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilim hattı, kişisel dosyalarla değil; çıkar, güvenlik ve güç dengeleri ile şekillenir.
Bu denklemi komplocu anlatılarla açıklamak, gerçeği basitleştirir ve yanlış sonuçlara götürür.
Asıl mesele şudur;
Güç yoğunlaştıkça, denetim zayıflamakta; denetimsizlik ahlaki ve hukuki sınırları belirsizliğe itmektedir.
Bugün yaşanan kriz, belirli kişi ya da ülkelerden çok, kuralsız güç kullanımının ürettiği yapısal bir sorundur.
Küresel siyasette sorun, gizli ittifaktan ziyade, anlamsız baskı, tehdit ve emrivaki uygulamalardır.
Çözüm;
Yeni düşmanlar icat etmekte değil; uluslararası hukuku, kurumsal denetimi ve siyasal şeffaflığı yeniden güçlendirmektedir.
Biz ne yapmalıyız?
Siyasi tavır ve stratejilere öncelik verip, tüm dünyada olanların “Gücün karanlıkla sınavı” olduğu bilinciyle, Devlet aklını terk etmemeliyiz.
Soğukkanlı değerlendirmelerin, her zaman iyi sonuçlar verdiği tecrübelerle sabittir.
Sağduyunun bilgiyi, öfkenin önüne koyabildiği günlere ulaşmamız umut ve dileklerimle…
ESEN KALINIZ


