GEÇMİŞİN ALIŞKANLIKLARI İLE GELECEĞİN KURALLARI ARASINDAKİ ÇATIŞMA
“Tarih bir aynadır, ama aynaya bakana gönül gözü gerekli.”
Tarih, sadece olayların sıralanışı değil, toplumun alışkanlıkları, korkuları ve umutlarıyla yoğrulmuş bir aynadır. Bir millet, geleceğe yürürken sırtında geçmişin yükünü taşır. Kimi bu yükü “TÖREM” diye korur, kimi “ENGEL” diye atmak ister. Halbuki hakikat, geleceğe yürümek, geçmişle kavga etmek değil; onu yenilemeyi başarmaktır.
Cumhuriyetimizin yüzyıllık serüveni, işte bu yenilenme çabasının hikâyesidir. Yeni bir devlet doğmuş, yeni bir toplum oluşturulmaya başlanmış, ama yüzyılların gölgesi çekilememiştir. Toplum, eski dünyasının itaat ve biat kültürüyle yeni dünyasının vatandaşlık bilinci arasında sıkışmıştır.
Yüzyıllarca Devlete kul, Beye bağlı, Şeyhe tâbi yaşamış bir halkın, bir anda “EŞİT YURTTAŞ” olmayı kavraması kolay değildi. Bu alışkanlıklar, sadece yaşam biçimi değil, aynı zamanda güven duygusunun dayanağıydı.
Aşiret, Tarikat, Cemaat ya da Yerel otorite hepsi, devletin uzanamadığı yerlerde hayatı düzenleyen yapılardı. Bu yapılar, kendisini korumak için çoğu zaman Devlete mesafeli durdu. Anadolu’muzda, Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme çabaları onların gözünde “Gelenekten kopuş” olarak algılandı.
İşte böylece, geçmişin alışkanlığı ile yeni düzenin kuralı karşı karşıya geldi ve her iki taraf da zaman zaman birbirlerine acı reçeteler uygulamak zorunda kaldı.
Cumhuriyet’in kurucu kadroları, savaştan çıkmış bir milletin yorgun omuzlarına bilim, hukuk, laiklik ve eğitim esaslı bir gelecek yükledi. Ama bu yük, zihin hazırlığı tamamlanmadan taşınmaya çalışıldı.
Sonuçta:
– Çağdaşlıkla / Gelenek,
– Akılla / İnanç,
– Birey olma ile / Cemaatler
arasında yüz yıllık bir gerilim doğdu. Bu gerilim, zaman zaman siyasete, zaman zaman toplumsal yaşama yansıdı. Bugün bile kimi bölgelerde “Devletin kanunu”’ndan çok “Bölgenin adeti”nin geçerli sayılması, işte o eski alışkanlıkların günümüze sarkan gölgeleridir.
Bir toplum, inancı ve kimliği kadar insan aklını da yüceltmelidir. İnsanı eğitmeden, inancı yüceltmek; kültürü yaşatmak değil, dondurmaktır.
İnanç insana yön verir; akıl ve eğitim ise inancını doğru öğrenmeyi ve doğru yaşamayı sağlar. Eğer insanın onuru, emeği ve düşünme hakkı öne çıkmazsa; inanç, kimlik ve kültür de gelişmenin önünde duvar haline gelir.
Cumhuriyet’in bugünkü zorlukları, bu zihinsel dönüşümün tamamlanmamış olmasından doğar. Bizim toplumumuza yön verdiğini sananlar, bu gerçeği görmeden, yüz yılı aşkın süredir “Birleşip sevişmeyi” değil, “Ayrılıp dövüşmeyi” teşvik etmişlerdir.
Geçmişin alışkanlıklarını inkâr etmek yanlış olduğu kadar, onları kutsal sayıp bugüne taşımak daha büyük yanlıştır. Bir millet, geleceği kurmak istiyorsa, önce geçmişin dilini bugünün aklıyla tercüme etmelidir.
Bugün yaşanan ve izlediğimiz dramatik sahneler, geçmişin alışkanlıkları ile geleceğin kuralları arasındaki bir çatışmadır vesselam…
Çünkü biz, dünün alışkanlıklarını taşırken, yarının kapısını çalmayı hâlâ öğrenmiş görünmüyoruz. Değişimden korkuyor, yenilikten kuşku duyuyoruz. Oysa gelişmek, hem köklerimizi unutmamak hem de ufka doğru cesurca yürümekle mümkündür. Her birimiz, geleceğin kurucusu olduğumuzun farkına varmalı; geçmişin izlerini şerefle taşıyıp, yarının rotasını akıl ve bilimle çizmeliyiz.
ESEN KALINIZ


