ALPEREN MUHSİN YAZICIOĞLU
O, hayatının büyük bir bölümünü sevdiklerinden ayrı; taş duvarlar, demir kapılar ve dar hücreler arasında geçirdi.
Ama hiçbir zaman yalnız kalmadı. Çünkü inancı vardı, davası vardı, milleti vardı.
O bir insandı…
Doğdu, büyüdü, çalıştı, sorumluluk aldı ve üzerine düşeni fazlasıyla yaptı.
Allah’ın kendisine biçtiği ömür içinde, inandığı milletine hizmet etmenin en ağır ama en onurlu yolunu seçti.
Türk Milletinin değerlerini savunmayı bir görev değil, bir var oluş sebebi bildi.
Özgürlüğün kıymetini atalarından öğrendi; esaretin en çilelisini ise bizzat yaşayarak tattı.
Buna rağmen hiçbir zaman değerlerinden taviz vermedi.
İnandığı hakikatlerin yaşatılması ve korunması için ömrünü adadı.
Genç nesillere, bedel ödemeden dava sahibi olunamayacağını gösteren bir
ALPEREN olarak yaşadı.
Uzun süre anlaşılmadı. Hatta çoğu zaman anlaşılmak istenmedi.
Ama o, anlatmaktan vazgeçmedi.
Anlatırken ne millî ne de manevî duruşundan ödün verdi.

İnançlı bir Müslümandı; şuurlu bir Türk Milliyetçisiydi.
Yüreği insan sevgisiyle doluydu ve bu sevgi onu kinden, nefretten ve ayrıştırıcı dilden daima uzak tuttu.
Muhsin Yazıcıoğlu; cennet mekân Alparslan Türkeş’ten ilham almış,
hem ALP hem EREN olmayı başarmış bir bahadırdı.
Türk Milletinin yücelmesi, Türk demokrasisinin kökleşmesi için mücadele eden yiğit bir dava adamıydı.
“İslam ahlak ve fazileti, Türklük gurur ve şuuru” anlayışını hayatıyla temsil eden;
İlahi Kelimetullah ülküsünün bilinçli, samimi, dürüst ve inançlı bir neferiydi.
Sevdiklerinden uzak, taş duvarlar arasında yıllarını geçirmiş olmasına rağmen hayata ve devlete küsmedi.
Aksine, milletini daha çok sevdi; devletini daha çok sahiplendi.
Sivas’ın soğuğuna alışkındı belki ama onu üşüten kışın ayazı değil,
milletinden ayrı kalmanın hasretiydi.
O, Sivas’ta doğmuş olsa da bütün Türk Dünyasının evladıydı.
O, her iyi ve güzel şeyin bir bedeli olduğuna inanan bir Müslümandı.
O, bu bedelleri hiç pişmanlık duymadan ödemiş bir liderdi.
O, Nizam-ı Âlem ülküsüne gönül verenlerin ALPERENİ idi.
O, yorulmayan, korkmayan, yılmayan bir cengâverdi.
O, vatan ve millet hasretiyle yüreği yanarken bile umudunu diri tutan bir âşıktı.
Her yıl 31 Aralık geldiğinde, takvimler yalnızca bir yılı kapatmaz;
Muhsin Yazıcıoğlu’nun doğumunu da hatırlatır bize.
O, bir yılın bittiği gün değil; yeni bir yılın eşiğinde doğmuş bir dava adamıydı.
Bu yüzden onun doğum günü, bitişleri değil başlangıçları;
umutsuzluğu değil yeniden ayağa kalkmayı anlatır.
Ve o; ülkesine ve milletine, alçak bir zihniyetin kalleşçe kurduğu bir oyunla veda etti.
Ancak giderken ardında korku değil cesaret, yılgınlık değil direniş,
karanlık değil yol gösteren bir ışık bıraktı.
Türk Milleti ve özellikle Türk Gençliği,
onun değerini her geçen gün daha iyi anlayacaktır.
Çünkü Muhsin Yazıcıoğlu geçmişte kalmış bir isim değil;
geleceğe taşınması gereken bir duruştur.
Onu anlamak, anlatmak ve yarınlara taşımak hepimizin tarihî ve vicdanî sorumluluğudur.
Ruhun şad olsun can kardeşim…
Gönüldaşım…
Ülküdaşım…
Aşkına ulaştın, En Sevgili’ye kavuştun.
Artık üşümeyeceksin.
Ruhun şad, mekânın cennet olsun…
Ayrıca, bugünün İslâm Âlemi ve
Milletimiz için derin bir
manevî anlamı vardır.
Bu gece; Mekke’nin Fethinin yıl dönümü ile,
İslâm’ı Türk gelenek ve yaşam tarzı ile
uyumlu biçimde sentezleyen, ilk Türk Mutasavvıfı
Hace Ahmet Yesevî’nin
vefat yıl dönümüdür.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun inşallah.
ESEN KALINIZ


